| Boykotlasak da mı saklasak, boykotlamasak da mı saklasak? |
|
Gün geldi, devran döndü ve küresel ısınmayla tüm mevsimlerin birbirine girmesi gibi, politik ısınmayla da tüm ideolojiler birbirine girdi. Haziranda karlı, kasımda güneşli hava gördük. Pkk’nın izinden giden ulusalcılar, BDP’nin izinden giden CHP’ler gördük. Türkiye’nin ideolojik hava durumuna baktığımızda her yer parçalı bulutlu, her yerde kuru bir gök gürültüsü, başımıza taşla karışık yağmur ha yağdı ha yağacak. Bir tarafta darbe ve demokrasiyi iki kardeş sözcükmüş gibi algılayıp, darbe girişimlerinden tutuklanmış kişileri demokrasi adına (!) meclise sokmaya çalışan, meclise kadar zahmet buyurduktan sonra aslında gerçekten orda olup olmadıklarından, varlıkla yokluk arasında tam nerde durduklarından kendileri de pek emin olmayan, seçim öncesi her bir şeye yemin eden fakat seçim sonrası yaşadığı travmayla ettiği tüm yeminleri unutup kendisinden beklenen tek yemini etmeyen CHP, diğer tarafta sürekli halkı ayaklandırmak için fırsat kollayıp çıkarabileceği en ufak patırtıda sevinç çığlıkları duyulan, referandumdan meclise her bir şeyi boykot etmeyi alışkanlık haline getirmiş BDP... Bir tarafta “kağıttan kaplan” sözleriyle orduyu galeyana getirmeye çalışan CHP milletvekili Süheyl Batum, diğer tarafta kendi çıkardıkları krize adres olarak AKP’yi, çözüm olarak da halkın meclis üzerinde baskı kurmasını yani sokağı ve dağı göstererek halkı galeyana getirmeye çalışan BDP milletvekili Levent Tüzel... Bir tarafta darbe planlamadan tutuklu ordu mensupları, diğer tarafta şu an BDP’nin Türkiye’yi krize sokup Diyarbakır’da kendi meclislerini (!) oluşturmak için buldukları “Hatip Dicle” bahanesinin paketleme kısmında çalışan ve üyelerinden birinin (Halim Aşaner)seçim öncesi bizzat Hatip Dicle’nin tutukluluk kararını onaylayan Yargıtay 9. Ceza daire görevlilerinden olmasına rağmen her nasılsa (!!!) böyle bir bilginin kendilerine ulaşmadığını ileri sürüp Dicle’nin aday gösterilmesine izin veren YSK...
Ne tuhaftır ki hepsi görünürde tek bir noktada buluşuyor: “uyan Türkiye”… Ulusalcısından BDP’lisine, komünistinden faşistine, militaristinden anti-militaristine hepsi Türkiye’yi uyuyan bir koyun sürüsü hayal edip uyandırma derdinde. Yine ne tuhaftır ki hem de belki de Türkiye’nin onların yazdığı saçma sapan tarih kitaplarının, hipnoz etkisi yapan televizyon programlarının ve yavaş yavaş kanımıza enjekte ettikleri korku telkinlerinin etkisiyle girdiği komadan ilk uyanma belirtileri gösterdiği sırada koparıyorlar bu çığlığı… Uyan Türkiye… Son yıllarda Türkiye’de tüm renkler o kadar çok iç içe girdi ki yıllardır darbelerden, 12 Eylül’de yaşananlardan, ordunun demokrasiyi bloke etmesinden yakınan anti-militarist sol kesim şimdi seçimlerin gereksizliğinden bahsedip militarist tavırlar takınır oldu. Yıllardır derin devletten bahsedip duranlar şimdi Ergenekon davasına koca bir yalan der oldu. İktidar ülkeyi bölecek diye kıyametler koparanlar şimdi terör örgütlerinin izinden gider oldu. Kısacası ne olup ne olmadığı akıllarda koca bir soru işareti, içinden çıkılmaz bir bulmaca oldu. Bu bulmacayı çözmek için, uzun zamandır ortalarda dolaşan ve kendi adıma hakikaten doğruluğunu tasdik ettiğim bir hikayeye başvuralım istedim. Çoğumuz biliriz bu hikayeyi: bir gün bir baba işten yorgun argın evine gelir, küçük oğlu tüm gün babasıyla oyun oynamak için beklemiştir ve haliyle babasını ikna edebilmek için ısrar eder. Baba oğlunu kırmak istemez ama diğer taraftan da bunu yapamayacak kadar yorgundur, sonunda aklına kurnaz bir fikir gelir, oğlunun eline paramparça olmuş birleştirilmesi saatler alacak bir Dünya haritasının puzzle parçalarını tutuşturur. Bilindiği üzere bizim zeki yumurcak beş dakika sonra puzzle bitmiş halde gelir ve şaşkınlıktan ağzı açık kalmış babasına meşhur sözünü söyler… “Dünya haritasının arkasında bir insan resmi vardı, insanı düzeltince Dünya kendiliğinden düzeldi!” Şimdi müsadenizle ben de şu karmakarışık Türkiye haritasının arkasındaki birçok insan resminden rastgele seçtiğim bir tanesinin resmini sunacağım sizlere, siz parçaları birleştirin, ön taraftaki Türkiye’nin tüm bu ideolojik kargaşasının resmi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Haberal ve Balbay’ın milletvekilliğine aday gösterilmelerine CHP yönetimine gönderdiği mesajlarla katkı sağlamış bir isim… Yalçın Küçük… Halep’ten İskenderun’a göç etmiş Türkmen bir baba ve Kafkasyalı bir annenin çocuğu... Ankara üniversitesi Siyasal Bilimler fakültesini birincilikle bitirdi. Öğrencilik yılları boyunca birçok sosyalist fikir kulüplerinde görev aldı. 1960 darbesinde birçok öğrenci eylemlerinin başında yer aldı. Sonrasında Devlet planlama teşkilatında çalıştı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. Araştırmaları sovyetoloji, Sabetayizim, çift dinlilik, gizli din taşıma, kürt sorunu üzerine yoğunlaştı. Her nasılsa (!) doğuda görev yapmaya giden öğretmenlerin bile vurulduğu bir dönemde, sadece akademisyen sıfatıyla, herhangi bir hayati risk taşımadan Bekaa vadisine giderek Abdullah Öcalan’la görüştü. “Kardeşim” dediği Abdullah Öcalan’la ilk röportaj yapan kişi oldu ve görüşmelerini kitaplaştırdı. Tansu Çiller’in Öcalan’ı yok etme planını yine her nasılsa (!) öğrenip bu konuda Pkk’yı bilgilendirerek olayı önlediği öne sürüldü. 28 şubat sürecinde Refah partisinin kapatılması için savcılığa dilekçe sundu. Bir taraftan sabetaycı ve yahudi düşmanı olarak görünmüş, diğer taraftan “sabetaycılar olmasa Türkiye’de modernite olmaz” demiştir. 60 ve 80 darbelerinde ordu ve darbe karşıtı görünmüş fakat ordu mensuplarıyla beraber darbe planından yargılanmıştır. Ergenekon kapsamında 2009 ve 2011’de olmak üzere iki kez tutuklanmıştır. Kemal Kılıçdaroğlu haliyle bu tutuklanmalara hiçbir zaman anlam verememiş ve kimse beni Yalçın Küçük’ün suçluluğu konusunda ikna edemez demiştir. Avukatlığını üstlendiği Küçük’ün tavsiyelerini de (Haberal ve Balbay olayında olduğu gibi) büyük bir ciddiyetle yerine getirdiğinden daha önce bahsetmiştim.
Hayatına biraz dikkatle baktığımızda, CHP ve BDP arasındaki bu yol birliğini daha iyi anlamlandırabileceğimiz Küçük, bu ülkede kimliğini ve dinini gizleyerek yaşayan ama devletin de gerçek sahibi olduğunu düşünen kişilerin var olduğunu söylemiştir. Vel hasılı kelam, bu sağdan ulusalcı, soldan Öcalan’cı, üstten komünist, alttan militarist, merkezinde ise deruuuuuuuuuun bir devlet mevzusu olan zatın resmine bakmamız bile ön taraftaki karmaşık gibi gözüken bulmacanın parçalarını birleştirmemiz için yeterli olacakır. Şimdi biz bu tabloyu aklımızın bir köşesinde boykotlasak da mı saklasak, boykotlamasak da mı saklasak ?
|












